ZORBA HİYERARŞİ KARŞISINDA, BARIŞÇIL VE ÇOĞULCU ŞURA HİYERARŞİSİ

Şura toplumu, şura hiyerarşilerinin yatay ağlarının adaletli bir özgürlükle birleştirildiği bir toplumdur. Şuralar, karşılıklı saygı ve sevgiye azami önem veren, çoğulcu, barışçı, haddi aşmayan bir sadelik içinde inşa edilir. Şuralar arasındaki işleyiş ve yapısallık, toplumdaki uyum ve dengenin korunmasına hizmet eden, stratejik bir önem arz eder. Şura hiyerarşileri oluşturulurken, entelektüel birikim ve pratik yetkinlik, tarihsel bilinç ve hoşgörü, edep ve irfan, ölçüt olarak alınır.

Bir toplumun, şura toplumu hâl ve durumuna ulaşması için kendini yetkinleştirmesi ve eğitmesi gerekir. Çünkü en iyi şuralar, en eğitimli ve bilinçli, en ahlâklı ve edepli toplumlarda şekillenebilir. Bu bilinç ve zihniyet dönüşümüne ulaşıldığında, bu toplumca seçilen şura üyeleri, içinden çıktıkları toplumun üstünde ve ona yabancılaşan bir erk olarak değil, insanlarla birlikte gönül gönüle, el ele, iç içe ve yan yana yürüyen ve yaşayan ayrıcalıksız kişiler olarak değerlendirilir. Böylece şura hiyerarşisinin, kendi toplumuna yabancılaşma riski en aza indirilmiş olur.

Şuralar, ayrıştırıcı değil birleştirici, tekleştirici değil çoğulcudur. Şuralarda cinsiyet ve sınıf ayrımcılığı yapılmadığı gibi, görece de olsa bir statü farkı yaratılmaz. Üstünlük sadece takva iledir. Şuralar, etnik kökene ve inanç farklılığına bakılmaksızın liyakati yüksek her bireyin, seçimle katıldığı kurullardır. Üyelerden istenen esas talep, toplumsal barış ve uzlaşma ortamının korunması ve sorunların barışçıl olarak çözülmesi noktasında, bilinç ve farkındalık üretilmesidir.

Toplumun, fesat ve nifak tohumlarından kendini arındırması, asalak ve sömürgen ilişkilerden kendini kurtarması için, kendine güven ve saygı duyması zorunludur. Bu mücadelede şura, önemli görevler üstlense de hiçbir zaman insanlar adına ve insanlara rağmen karar almamayı başarmak zorundadır. Şuranın kararları öncelikle kamunun ortak iyiliğine yol ve kanal açan bir tavsiye/öneri olduğu kadar toplumda yeteri kadar tartışılıp özümsendikten sonra uygulamaya açılan kararlardır. Bazı önemli kararlar referanduma da sunulabilir.

Şuralar, kuruluş ve çalışma esaslarını belirleyen iç tüzüklerini kendileri oluştururlar. Ancak bu iç işleyiş ilkelerini oluşturma dışında, şuralar; topluluklar arasında sözleşme yapan, yasa koyucu bir işlev de taşırlar. Toplumdaki kuvvetler ayrılığının nasıl korunacağı ve yürütüleceği, toplumsal mutabakatla oluşan bir anasözleşme/anayasa ile belirlenir. Anayasa, bütün şuraların aktif katılımıyla şekillendirilen en kısa ve özlü ana metindir. Toplumsal sözleşmenin ana özü olan anayasa oluşturulduktan sonra, şuraların yasa kıymetindeki kararlarının, anayasayla çelişmeyecek şekilde ama değişen sürece ve gelişmelere göre geçici veya kalıcı olması ve nasıl bir süreçten sonra uygulamaya konulması noktasında, her şuranın, kendi insiyatifine özgürce sahip olması doğal ve meşru karşılanmalıdır.

İnsan topluluklarının şura ağlarıyla birbirlerine kavuşması, aynı zamanda farklı kültürlerin ve inançların buluşmasını, birbirine yabancılaşmadan birbirlerini daha iyi anlamasını sağlar. Hiçbir farklılık, şura dışında bırakılmadığından her köyde, kasabada, belde ve kentte kurulan özerk ve özgün şuralar, kurulduğu yerin rengini, mozaiğini ve farklılıklarını bağrında taşır.

Gerektiğinde yakın kentlerin bölge şuraları da kurulabilir. Kentler arasındaki ekonomik gücün birleştirilmesi ve yardımlaşarak ekonomik yaşam standartının aynı refah düzeyine yaklaştırılması, şuraların görevleri arasındadır. Bu amaçla topluluklar arasında ekonomik adaletin sağlanması temelinde serbest ticaret ve serbest dolaşım hakkı, her zaman korunmalıdır.

Emevi döneminden itibaren, Müslümanların Kur’an’la kurdukları ilişki tamamen bozuma ve bozguna uğratılmış ve şuralar, göstermelik bir yüzeyselliğe mahkûm edilmiştir. Yeryüzünde yaşayan her farklı topluluk, Hakk’ın bir ayeti ve kendi içinde bir ümmet olarak kabul edilir. Bugün Müslümanların, yaşadıkları beldeden başlayarak şuralarını oluşturmaları ve bütün farklı ümmetleri, bu şuralarda buluşturmaları gereklidir.

Asli Müslümanların, yeryüzünün bütün topluluklarını tek bir inanç, tek bir bayrak çatısı altında tek bir ümmet haline getirmeleri gibi romantik, ütopik ve zoraki bir görevleri yoktur. Aksine Müslümanlar, farklı ümmetleri, karşılıklı saygı ve empati ile farklılıklarını korumaları, barış ve adaletle yardımlaşma ve dayanışma içine girmeleri noktasında, sorumluluk ve görev almak inancına sahip olan sade insanlardır.

Aydın Mutlu Dinçoğul

118384

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir