“UYGARLIĞIN” BARBARLIĞI

ilk 11

Kendimi bildim bileli, birileri hep birilerine, barbar veya vahşi dedi. Birilerinin de kendilerini her zaman “uygar” olarak göstermek istediğini hissediyordum. İnsandaki yıkıcılığın ve vahşetin tarihi, uygarlaşma diyemeyeceğim, ama bir çarpıklaşma/yabancılaşma süreciyle başlamıştır. İnsanlar, kendilerine uygulanan şiddetten bahsetmeyi hiç unutmazlar ama sıra çevrelerinde yabancı/öteki saydıkları insanlara uyguladıkları şiddete gelince, hep bunu bir “yanılgı ve yanılsama” gibi görüp, unutmak isterler.

Sanki bu zulümleri uzaydan gelen şeytanlar yapmış gibi, görmezden,bilmezden gelirler. Özünde açık ya da gizli bir Barbarlık olan bu sağırlar/körler diyaloguna “uygarlık” demeye dilim varmaz. Esasında bu “uygarlık” dedikleri tamamen şiddet üzerine, hem de meşru sayılması için çıldırdıkları yaygın ve kanıksanan bir şiddet otoritesi üzerine kurulmuştur. Böylece her toplumsal kültür, şiddet içerecek tarzda gelişme/ilerleme kaydetmek zorunda imiş gibi gelir bize ve sanki insanoğlu balık hafızalıdır, çabucak unutur sanırız. Ama maddi ve insani gerçekler, acıda olsa dönüştürücüdür ve insanlığın yarattığı değerlerin kendisini tarihe gömüp kabul etmeyenlere karşı müthiş direnci vardır. Ve gerçekler, çok acıtıcı olsa da değişim ve açılımlarla kendini kabul ettirmekte mahirdirler.

Şiddetin sınırları, moral değerlerimiz, ahlakımız, inançlarımız, dünya görüşümüz tarafından belirlenmektedir. Şiddetin farklı kültürlerde farklı şifreleri, kodları vardır. Şiddet olgusuna, her zaman ve her yerde geçerli bir tanımlama yani evrensel bir geçerliliğe ulaşmak için bir tanımlama getirmek boşunadır. Ancak şiddet, “Yüce ve kutsal” amaçlara, insanı taşıyan bir araçtır. 16. ve 17.yüzyıla kadar şiddet “Uygar Batı”da, tüm toplumda yaygın ve doğal bir olguydu. Vahşi Batı’nın Western filmleri, Uzak Doğu’nun savaş ve dövüş filmleri, bu kanıksamayı arttırarak sürdürdü. Giderek şiddet alanlarının daraltılmasının gereklilik olduğu anlaşılmaya başlandı. Savaşı, savaş alanlarıyla sınırlama, sivillere zarar vermeme ilke olarak kabul edildi. Aslında bütün sorun, şiddetin genel ve özel tüm alanlardan nasıl kaldırılıp atılacağı ve insanlığın özgürleşmesinin önünde en büyük engel olmasının nasıl engelleneceği sorunudur. Şiddetin sadece merkezi otorite tarafından uygulanmakla sınırlanması ve özel yaşam alanlarından kaldırılması yeterli değildir. O zaman, “Devlet şiddeti, hangi gerekçelerle ve hangi hallerde meşru ve yeterli sayılabilir” sorusu, her zaman tartışmaya açık ve muallâkta kalır. Böylece binlerce yıldan beri kanıksatılan-kanıksanan mükemmel örgütlü şiddetin, bireylerin rızasıyla günlük yaşamın ve kamusal alanın her anına sızıp hâkim olduğunun görmezlikten gelinmesi, insanlığın gelişiminin önünde yine sorunlar oluşturmaya devam eder. Aslında şiddet, toplumsal kültürde normal değil, anormal olan bir olguya işaret eder ve toplumsallaşmada anormal bir sürece tekabül eder.

19.yüzyılda şiddet, artık kullanılması özel olarak gerekçelendirilmesi gereken anormal bir unsur haline dönüşmüştü. Ancak 20. Yüzyıl, Batı’nın oluşturduğu bu imajı kendi içinden yıktı. Çünkü toplumda evvelden var olan özel ve yaygın şiddeti sınırlayıp, kendi denetimine alan modern devlet, şiddetin doğrudan üreticisi haline geldi. Böylece “uygarlığın” anlamsızlığı daha da mükemmelleşmiş oldu. Kitle imha silahlarının, 8 dünya devletinin tekelinde bulunması, bütün bir toplumun toptan yok edilebileceği ve savaşı sınırlandırmayı toptan ortadan kaldıran bir intiharın açılımı oldu.

Bugün egemen şiddet-bireysel şiddet veya alt kültür/üst kültür ya da alt kimlik-üst kimlik gibi yanılsamalar, toplumsal bilinçte yaratılan hiyerarşik ve tahakkümcü bakış açısının sonuçlarıdır. Bu çarpık ve eksik uygarlık anlayışının temelleri, hiyerarşik otoritenin ve totaliterliğin özde aynı ama biçimde sürekli yenilenen kalıplarıyla atılmıştır. Her farklı ve özgün kimliğin bir “üst kimlik” içinde özümsenip soğurulmasının yani asimile edilip/red ve inkâr edilmesinin veya egemen bir “üst kültürün” bütün alt kültürleri kapsadığı yanılsamasının kökleri, otoriter hiyerarşinin ‘kaçınılmazlığına’ yönelik kutsal veya yarı-kutsal tabularda aranmalıdır. Bu tabular sayesindedir ki, toplumların uysallaştırılması, sessiz bir çoğunluğa dönüştürülmesi ve “özgür kulluğun” çok yönlü inşası olanak dâhilindedir.

Bugün “uygar” ve “barbar” ayrımları anlamsızlaşmış, bulanıklaşmış ve umursanmaz bir hal almıştır. Artık dünyanın çoğunluğunu ötekileştirip, barbar addeden “uygar Batının” küresel terörü gizlenmez boyutlardadır. Uygarlığın barbarlığı, hiç bir kılıfa girmeyecek kadar açıkta ve süreklidir. Bugün gelişmiş yüksek teknoloji, çıldırmış akıl ve her şey, şiddetin hizmetindedir. Uygarlık ve Barbarlık ilişkisi, yeni bir anlamlandırma ile ve eski çürüyen kalıtımsal yaraları deşip çözerek tanımlanmalıdır. İnsanın, yıkıcılığın özü olduğu palavrası bayatlamıştır. İnsana en uygun olan yaşam biçimi, hiç bir özgürlüğün baskı altına alınmadığı eşitlikçi, paylaşımcı, ortaklaşmacı toplumdur. Binlerce yıl önceki ilk biçimi, bugünkü toplumsal özgürlük mücadeleleriyle daha da güçlendirilmektedir. Bilimin kolektifleştirilerek insanın özgürleşmesinin hizmetine sunulması sayesinde daha da mükemmel ve eksiksiz bir konuma taşınacaktır. Böylece insanlık, bu sahte uygarlık travmasından er geç kurtulacaktır. Uygarlığın yarattığı “kültür”, toplumsal şiddeti hiç de ortadan kaldırmaz. Çünkü uygarlık denilen canavar, bizatihi bu vahşi şiddetten beslenir. Şiddetin yok olabilmesini bu ‘uygarlık’tan beklemek ham bir hayalciliktir. Şiddetin sönmesi, uygarlık için kendi kendini inkâr etmesi, uygarlığın kendisini yok etmesi demektir. Bu devletçi ve hiyerarşik uygarlık; kültürüyle, şiddetiyle, tüm bireysel ve toplumsal hakları savunan ortaklaşmacı/paylaşımcı özgürlük güçleri tarafından dünyanın her yanında yaşam alanlarından, günlük ilişkilerden sökülüp atılmadan, insanlık için bir rahatlama, huzur ve güvenlik yoktur. Artık tamamen köhnemiş ve lime lime olmuş bu çürüyen, sahte “uygarlığın” temel ölçütü, acımasız şiddet ve nefrettir. Gelecek özgürlükçü uygarlığın ölçütü ise; şiddetsizlik, merhamet, şefkat, dayanışma ve paylaşımcılık olacaktır.

Uygarlığın, ırkçılık travmasından, özgürlük ve kardeşlik panzehirini üreterek kurtulması mümküğn olmuştur. Irkçılık, toplumların üstünde kan ve soya dayalı kalıcı bir hegemonya oluşturmaktır. Üstün bir ırk olduğunu savunan her kavim, kendisini “uygarlığın” kökenine ve tarihsel sürecin itici, devindirici merkezi kutbuna yerleştirmek ister. Böylece insanlar arasında önder belirleyici ve hükmedici bir güç ile üstünlük ve ayrıcalık yaratarak, bu “üstünlüğünü” şiddet, kültürel ve psikolojik baskı ve toplumsal tarihte üst anlatıları kurgulayarak sürdürmeye çalışır. Her ideoloji, kendi kâbesini ve kıblesini yaratır. 

Örneğin Kemalist ideoloji, Güneş-Dil teorisiyle, Kürt uyanışı ise Mezopotamya’nın uygarlığın merkezi ve beşiği olma esprisi ile buna kapı açar. Ancak Türk ırkçılığı, diğer toplumları özümseme, kendisine bağımlı kılma ve esasında yok sayma üzerine kurulduğu halde, Kürt uyanışı veya dirilişinde böylesi bir yönelim yoktur. Öte yandan Mezopotamya’da halklar ve inançlar mozaiği ve hatta ebruli bir tarzla kaynaşmış kültürel ve sosyolojik bir yapının olması, Mezopotamya uygarlığını sadece Kürtlere mal edebilmeyi, nesnel olarak olanaklı kılmamaktadır. Bu nedenle otonomist/özyönetimci bir toplumsal bağlaşım, Mezopotamya için ideal bir seçim olmaktadır.

Aydın Mutlu Dinçoğul

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir