TOPLUMSAL EKOLOJİ FELSEFESİNDE DOĞRULAR VE YANLIŞLAR

Herkesin kaçınılmaz olarak kabul edeceği bir gerçeklik vardır.
Endüstriyel çılgınlığın artan pervasızlığıyla hızlanan ekolojik yıkıma karşı, ve yeryüzünde tahrip edilmeden kalan şu anki doğal çevrenin bundan böyle korunabilmesi için doğayı; kendini yenileyebilir ve koruyabilir bir konuma ulaştırmak zorundayız. Ayrıca daha önemlisi, ekolojik yıkımın son bulması için vereceğimiz bu mücadelenin, toplumsal ve siyasal özgürlük mücadelemizle buluşması ve bütünleşmesi gereklidir.

Günümüzde toplumun doğa ile kurduğu ilişkinin, geçmiş hatalardan arındırılarak yeniden düzenlenmesi zorunludur. Küresel kapitalizmin bu son evresinde, toplumsal/siyasal ekoloji mücadelesi ile toplumsal/siyasal özgürlük mücadelesini bütünleştirilmek, kaçınılmaz bir sorumluluk halini almıştır. Tüm canlıların biyolojik varlığını sürdürebilmesi, ekolojik yıkımın engellenmesine bağlı olduğu gibi, bu ekolojik mücadele de toplumsal özgürlük mücadelesine bağlıdır.

İnsan-doğa ilişkisinin, katı hiyerarşik bakış ekseninde, zora dayalı
hiyerarşik-devletlerin dayatmasıyla, insan merkezci ve doğa üzerinde tahakkümcü bir gelenek oluşturması, doğa ve toplum arasındaki iki yönlü ilişkiyi, tek taraflı sömürü ilişkisine dönüştürmüştür. Zor hiyerarşisi öyle gösterse de, doğa ve insanlık iki karşıt ve ayrı taraf değildir.

Hiyerarşik ve tahakkümcü tutum, her iki tarafa da muazzam zarar vermiş ve doğa ile insanlığın ilişkisi tıkanmıştır. İnsanların, doğanın üstünde otoriterleşip tanrılaştırıldığı ve tanrı-kralların bu mitoloji sayesinde egemenleştiği, ilk hiyerarşik devletçi toplumsallaşma, yani doğaya ve insanlığa yönelik ilk karşı devrimler, ilk “Cennet Toplumu”nu yıkıp geçmiştir. İnsanın köleleşmesi, ‘doğanın köleleştirilmesi’ mitosunun yarattığı bahanelerle ilerlemiştir. Doğanın eko-sistemi, otoriter hiyerarşik mantıkla çökertilmeye devam edildiği müddetçe, doğanın insanla tekrar buluşması olanaksızdır.

Doğanın ve insanın özgürleşebilmesi, yani tekrar doğal ilişki bandına geçebilmeleri için, sözde insan merkezci geleneğin reddedilmesi ve doğa-insan ilişkilerinin zora dayalı hiyerarşik tahakkümlerden kurtulması zorunludur. Basitten karmaşığa bütün varlıkların birbirini tamamlayan içiçeliği ve mutlak birliği ilkesi, doğayı ve insanı ayırmadan gözeten hakiki adaleti sağlamaktadır. Doğanın ve insanın karşılıklı saygısını ve ortak özgürlüğünü koruyan bu adalet yeniden kurulmalıdır. Doğa ile insanın, doğa ile toplumun barışması ve birbirlerinin haklarını gözeterek yeniden içiçe geçmesi zorunluluğu, vicdani/ahlaki ve stratejik bir önem arz etmektedir. Ekolojik etik ve özgürlük etiği birleşiktir.

Doğada, yaşam mücadelesine ve eko-sistemin devr-i daim sürecine katkı sunan canlıların da bizim kadar yaşama hakları vardır. Üstelik soyunu kurutmaya çabaladığımız canlıların doğanın eko-sistemine yeniden kazandırılması, doğa ve toplum için zorunludur. Kısacası insan toplumu; doğanın hakkını doğaya, kendi hakkını kendine özgürce tanımalıdır.

Doğa, insanlık olmadan da varlığını sürdürme güç ve hakkına sahiptir. Doğada, insan dışında varolan diğer canlıların, bitkilerin, hayvanların, mikro organizmaların değerinin ve haklarının, sadece insana yararlılığı ölçüsünde ele alınmaması, ekolojik özgürlük etiğinin hedefidir. Bizim irademiz dışında varolan ve süregiden eko-sisteme müdahale etmek, yönünü ve iç işleyişini bozmak, insanlığa bir fayda getirmez. Ekolojik felaketi tetikleyen esas felaket, doğa üzerindeki despotik zorlamaları üreten ve yöneten küresel oligarşilerin asalak hiyerarşileri ve uykuya yatıp onların destekçisi olan milyonlardır.

İnsanın kendini, doğadan üstün bir varlık olarak görmesi ve göstermesi, kendini varlık hiyerarşisi içinde en üst konuma yerleştirmesi, sözde üstünlüğüyle kibirlenip böbürlenmesi, zor hiyerarşisini destekler. Unutturulan hâkikat, doğa olmadan insanın bir hiç olduğu ve insanın, doğaya ve doğanın eko-sistemine muhtaç olduğudur. İnsan, varolduğu günden beri bütün gereksinimlerini doğadan karşılamıştır. Gereksinimlerini doğadan karşılamaları, ilk insan topluluklarının doğa üzerinde bir tahakküm zinciri kurdukları anlamına gelmez. Tahakküm daha sonra zor hiyerarşisi ile toplumda açığa çıkmış ve doğanın tahrif edilmesine insanların zorlanması için kullanılmıştır. Toplumdaki tahakküm bitince, otomatik olarak ya da doğrudan, insanların doğa üzerindeki tahakkümünün de biteceğini söylemek abesle iştigal etmektir. Çünkü en özgürlükçü ve tahakkümsüz sistemde bile insanlar, doğadan ihtiyaçlarını karşılamaya devam edecekler ama bu mekanizmaları tahrifat ölçüsünde kullanmaktan sakınacaklardır. Bu durum zora dayalı bir tahakküm değil, doğanın canlılığını koruyarak, ondan faydalanmaktan ibarettir.

Doğadan kendimizi özgürleştiriyoruz zannı ile harekete geçen vahşet, asırlardır ürettiği tahrifatla yeryüzündeki yaşamı tehlike atmıştır. Gerçek özgürlük, ne doğadan kopuş ve teknik gelişmelere tamamen kapalı bir toplumsallaşma, ne de kendini doğadan üstün görüp onu sınırsızca kullanmaktır. Düşünen bir beyine sahip kılınan bir varlık olarak insan, eğer aklını doğayla olumlu ve uyumlu bir ilişki kurarak göstermiyor ve iktidar kurucu zor hiyerarşisinin, kurnazlıkla doğayı tahrif etmesini meşrulaştıracak akıl yürütmelere yol veriyorsa, aslında doğadaki en aşağılık varlıktır. Buna son verecek olan akleden insan, doğanın dinamizmini koruyan ve onun doğal akışını bozmadan, ondan faydalanan insandır.

Aydın Mutlu Dinçoğul

946067_10151630890204730_128773583_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir