TARİHE ENTROPİK BAKIŞ

 

 

 

 

 

 

Kapitalizmin Kaçınılmaz Sonu ve
İnsanlığın Ortak Değerlerinin Yeniden İnşası
Tarihi mutlu insanlar yapmaz / Fransız özdeyişi
Buluşun anası ihtiyaçtır / Amerikan özdeyişi

Tarih üzerine bir çok teori geliştirilmiştir Tarihsel çözümlemede anahtar, entropi yasası ve yukarıdaki özdeyişlerdir. Tarihin motor gücü mutsuzluklardır. Mutsuz insanlar, mutluluk cennetine ulaşmak için kendilerince tarihe bir yön verirler. Mutluluk yolu ise sonsuz bir arayıştır. İnsanlar, hayatlarını kolaylaştırmak ve daha mutlu olmak için sürekli yeni araçlar yaratırlar.

Entropi, insanlığı kuşatan ve insanlığın kaçınılmaz yok oluşunun nihai sınırlarını ifade eden fizik yasalarından biridir.Kıyametin bilimsel açılımıdır.

Çocukluktan itibaren sorgulanmaksızın benimsetilmeye çalışılan ve gerçekliği algılayışımız üzerinde kuvvetle hükmeden kapitalist değerler sistemi, maddi/fiziki sınırları olmayan bir gelecek vaadi ve hayaliyle ilerler. Yaşamımızı düzenleyici bir çerçeve oluşturan egemen tarih anlayışı birçok kuram geliştirmiş olsa da tarihsel çözümlemede anahtar yasa, her zaman entropi yasasıdır. Bu yasa, tarihi ilerleme olarak görme fikrini yok eder.

Kapitalist değerler sistemi; 17.Yüzyılda Newton’un klasik fizik yasalarına uygunlaştırılan tarih anlayışıyla oluşturulmuş ve bugün de kuantum fiziğin yasalarına uygun olan bir tarih anlayışına doğru eklemlendirilerek yeniden inşa edilmiştir. Yaşamımızı sürdürme biçimimizdeki yüzeysel ya da kökten değişikler, entropi yasasına bağımlı olan tarihin konusudur.

Toplumlar ve iktidar sahipleri, yaklaşımlarında başarısızlığa düştüklerinde, yaşamda köklü değişimleri hedeflerler. Buhran ve kriz dönemleri, yaşamı yeniden gözden geçirme travması ve yeni keşif arayışlarına yol açar. Öte yandan devasa kozmik bir zindan içinde hapis kalma korkusuna karşılık, bu yasa; insanlığı özgürleştirecek bir güç olarak da kavranabilir. Tıpkı kuantum fiziğinin,bir yanda insanlığın özgürleşmesi öte yanda zorba iktidarların elinde köleleştirilmesi amacıyla kullanılabildiği gibi. (*1)

Egemen tarih teorisi, insanların yaşam tarzındaki büyük değişimlerin kendilerine yeterli boş vakit sağlayacak servet ve fazlalığın yapılandırılmasına büyük bir anlam yükleyerek başlar. Tarihin başlangıcında avcı-toplayıcı toplulukların, artık-değer oluşturmaya kalkışmadan asırlar boyunca tarıma geçmedikleri belirtilir ama bunun nedeni, çok yanlış bir temelde açıklanır.Açıklama; yiyecek kaynaklarının azalmasıyla kıtlığın eşiğine gelen insanların, yiyecek bulmakta zorlanmaları, yani rızkın kesilmesi ve bundan dolayı tarla tarımına yönelerek, yılın altı ayında avlanma ve yiyecek toplama işini kaldırmaları şeklindedir. Bu düşünce hiç de makul değildir. Avcı-toplayıcılar sürekli kendini yenileyen doğada kendilerine yıllarca yetecek mükemmel bir stok içindeyken, niçin yaşam tarzlarında köklü bir değişime gitmek durumunda kalsınlar ki?

Bu sorunun cevabı doğadaki kıtlık da değildir. Ancak egemen tarih görüşü, kendi değerler sistemini; makineleşmeyi ve teknik donanımı arttırmayı meşru kılmak üzerine kurduğu için, tarihi düz bir doğrultuda giden, sürekli bir gelişme çizgisi olarak algılamamızı ister. İlerleyen her dönem, bir önceki dönemden daha fazla artık-değer ve boş zaman sağlayacak, daha gelişmiş ve kapsamlı teknik aletlerin keşfedilmesi daha fazla boş zaman oluşturacak ve daha fazla maddi değerin açığa çıktığı bu süreçler, devam edip gidecektir. Böylece toplumda uzmanlaşma ve işbölümü artacak, bunun ardında artık-değerden pay alarak büyüyen hiyerarşik bir devlet toplumu ve yaklaşık son 300 yıl içinde de ona bağımlı bir sivil toplum doğacaktır. Bunun adı da toplumsal tarihin “ilerlemesi” olarak kabullendirilecektir.

Modern liberal kapitalist dünya görüşü de tarihsel sürece ve olgulara işte böyle bakmamızı ister. Ama tarih, gerçekte böyle düşünülmeye şartlandırıldığımızın tersine bir yönde ilerlemektedir.

Tarihi algılama biçimimizi tamamen değiştirecek olan kapsamlı bir serüvene çıkacak olursak tarihin, ilk Antik Yunan filozoflarının dediği gibi sürekli bir bozulma süreci olduğunu fark edebiliriz.

Antik Yunan mitolojisinde tarih, her biri bir önce gelenden daha bozulmuş ve kabalaşmış olan beş safha ile gösteriliyordu. Altın çağ, gümüş çağ, pirinç çağı, kahramanlar çağı ve en son demir çağı. Altın çağ tarihin doruğudur, bolluk ve doyum dönemidir. Günümüzdeki antropologların çoğunluğu, Hesiodos’un tarihin başlangıcı yorumuyla aynı fikirdedirler.

Tarih, Antik Yunan filozoflarının dediği gibi sürekli bir bozulma süreci midir? Yoksa modern aydınlanma felsefecilerinin dediği gibi, tarihin döngüsel doğasını ve sürekli olarak bozulma sürecini reddederek, tarihin düz bir çizgide sürekli olarak ilerlediğini yani bir sonrakinin bir öncekine göre sürekli bir ilerleme kaydettiğini savunmak mı gerekir?

Modern aydınlanma felsefecileri, tarihin döngüsel doğasını ve sürekli olarak bozulma sürecini reddederek, tarihin düz bir çizgide sürekli olarak ilerlediğini yani bir sonrakinin bir öncekine göre sürekli bir ilerleme kaydettiğini savunurlar. Tarihi, birikime ve ilerlemeye dayanan bir olgular zinciri olarak, dünya üzerindeki hayatın mükemmel kılınmasına doğru, kapsamlı bir ilerleme süreci olarak gösterirler.

1750 yılında tarihte sürekli bir değişim ve hareketin faziletine inanan Jacqus Turgot’un sözüyle “Tarih, birikime ve ilerlemeye dayanan bir olgu” mudur? Turgot, “Tarihteki ilerlemenin zaman zaman düzensizlik ve başarısızlık içeriyor olsa bile, hatta tarihsel gelişme durup bazen birkaç adım geriye düşse bile, genel olarak tarih; dünya üzerindeki hayatın mükemmel kılınmasına doğru kapsamlı bir ilerleme süreci olarak görülmelidir” demektedir.

Romalı Horace “Zaman, dünyanın değerini düşürür” diyordu.
Yunan filozofu Hesiodos’un aşağıda alıntıladığımız altın çağ yorumu bir peri masalı değildir.

“ Başlangıçta, Olimpos’un ölümsüz sakinlerince ölümlü insanların altın ırkı yapıldı…Onlar, gönülleri tasadan uzak, çaba ve acı kırıntısı olmaksızın Tanrılar gibi yaşadılar. Onları, acınası bir yaşlılık beklemiyordu, her daim ellerinden ve ayaklarından mecal kesilmeyecekti; hazlarını, her türlü kötülükten uzak, şölenlerle aldılar. Öldüklerinde, ölüm, bir uykuya yenilmeleri olarak düşünüldü. Her iyi şey onlarındı ve onlar, bolluk içinde, güzel şeylerle, ülkeleri üzerinde süren iyi niyet ve barış ile yaşarken, toprak anadan kendiliğinden, inlemeden, bereketli ekin harmanları toplanırdı. ”

Burada mitolojik bir dille, zora dayalı hiyerarşi ve tahakkümün oluşmadığı ilk cennet toplumu anlatılmaktadır.

Günümüzdeki antropologların çoğunluğu, Hesiodos’un tarihin başlangıcı yorumuyla aynı fikirdedirler. Acaba gerçekten tarihsel bir ilerlemeden bahsedebilir miyiz? Yoksa artan çürüme ve yozlaşmayı kabullenmek daha doğru ve gerçekçi bir kavrayış değil midir? Nükleer enerji kazaları, termo-nükleer savaş tehlikesi, kapitalist devletlerin kontrolündeki kitle imha silahlarının artan şiddeti, açlık, işsizlik ve tecavüzler, kentleşmenin dayanılmaz sorunları bir ilerleme sayılabilir mi?

Elbette Hayır. Öyleyse dünya, altın cennet çağından sonra, mitolojide Pandora kutusunun açıldığı, gerçeklikte ise zora dayalı hiyerarşi ve tahakküm cenderesinin kurulduğu günden beri, daha da kötüye gitmeye devam etmektedir ama insanlığın ortak iyilik ve ortak adalet umudu asla tüketilememiştir.

Aydın Mutlu Dinçoğul

*******************************

Meraklısına ek bilgi :

Tarihe entropik bakışı anlamak, entropi yasasını kavramakla mümkündür. Bu yasaya göre, evrenin toplam enerji içeriği her zaman sabittir ve madde ile enerjinin, var olandan daha da arttırılması veya var olan enerjinin tamamen yok edilmesi olanaksızdır. Evrendeki enerji miktarının her zaman sabit kalması, enerjinin sakınımı kanunudur. Enerji, ancak bir halden başka bir hale sadece tek bir yönde dönüşür, dönüştürülebilir. Evrendeki her şey enerjiden oluşmuştur. Her şeyin şekli, formu, hareketi, gerçekte sadece enerjinin çeşitli yoğunlaşma ve dönüşümlerinin düzenlenişinden ibarettir. Ancak enerjinin bir halden başka bir hale her dönüşümünde, gelecekte aynı türden bir işi yürütebilmek için gereken enerji miktarında sürekli bir azalma olur. İşte bu miktara entropi denmektedir.

Dünya üzerinde iki tür elde edilebilir enerji kaynağı vardır. Yeryüzündeki enerji stokları ve güneşten yayılan ışınlar.Her çiftçi, güneş ışığıyla ve geri kazanımla bile her yıl aynı toprakta daimi olarak aynı miktarda ürün yetiştirmenin olanaksız olduğunu bilir.Entropi yasası aynı zamanda, enerjinin yalıtılmış bir kapalı sistem içinde, düzenliden düzensiz bir konuma doğru hareket etmesini ifade eder. Yoğunlaşmanın ve elde edilebilen enerjinin en yüksek olduğu minimum entropi hali, en düzenli durumdur. Elde edilemeyen enerjinin sarf edilip tüketildiği maksimum entropi ise, en düzensiz durumdur. Kendi haline bırakıldığında hiçbir şey kendiliğinden daha düzenli hale gelmez.

Standart kozmolojik/Bing Bang teorisine göre evrenin yavaş yavaş sönmesi sonucunda, maksimum entropi/sonsuz atalet/“ısı ölümü” gerçekleşecektir. Bu teori, evrenin mükemmel bir düzenle başladığını ve giderek düzensiz hale dönüştüğünü anlatır.
Entropi yasası, yıldızlar ve galaksilerin makro dünyasında şu şekilde açıklanır: “Sınırlı bir geçmiş zaman periyodunda yeryüzü yaratılmış olmalıdır ve sınırlı bir gelecek zaman periyodunda yeniden yaratılması gerekmektedir” (*2)
__________________________________________________
(*1)Günümüzde kitle imha silahları sadece 8 kapitalist ana devletin kontrolündedir.
(*2) 1854 Bejamin Thompson’dan aktaran Jerem Rifkin ve Ted Howard – Entropi, “Dünyaya Yeni Bir Bakış”- 2010 İz Y.

549367_1114605855232251_3593263351001938651_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir