ROMA VE ÇİN HİYERARŞİLERİNİN, TARİHSEL DEĞİŞİM DİNAMİKLERİNDEKİ FARKLILAŞMALAR

Gelenekselleşmiş gibi görünen paradigmaların sistematik sorgulanmasında, uzun dönemli bir tarihsel bakış gereklidir. İdeolojik ve kültürel “Büyük anlatılar” oluşturan egemen hiyerarşik devletlerin doğrusal ve tekleştiren paradigmalarına karşın, toplumsal hayat; yerel ve ayrıksı, sarmal ve çoğulcu, özgün dinamiklere açılan ve rastlantısal olan yönelimleri tercih etmektedir. Toplumsal hayatı reçetelendirmek ve kalıplaştırmak, basit ve kolay olmadığı gibi, zora ve hileye dayandırıldığı müddetçe, toplumsal hayatın çoğulcu ve çok yönlü, yeni yıkım ve değişimlere açılması kaçınılmaz olmaktadır. 

Batı ve Doğu arasındaki ticari alış veriş tarih boyunca süregelmiş, lâkin her iki toplumun ticarileşmesi, ekonomik hayatını düzenlemesi ve kendi ticari toplumunu oluşturması farklı olmuştur. Batıdaki ticaret toplumunda liberal bir ekonomi gelişirken, Doğuda merkezi bir ekonomi gelişmiştir. Bu farklılaşmayı tetikleyen en önemli nedenler, Doğu ve Batıda hiyerarşik devletleşme yöntemlerinin, kültürel, inanç- sal ve entelektüel egemenlikteki model ve yönelimlerin farklı oluşudur. Doğu’da ve Batı’da “Büyük Uygarlıklar” kuran devletleşme sistemlerinde, özel ve kamusal mülkiyetin biçimlenişi farklılık arz etmektedir. Devletin kontrolünde olsa da kamusal mülkiyetin, özel mülkiyet ile oluşturduğu gerilim, her iki coğrafyada farklı yönelimlere kapı açmıştır. Özel mülkiyetin, devlet mülkiyetinden özerk bir güç olması Batı’da da- ha hızlı ve farklı gelişmiştir. Amerika’nın ve Avustralya’nın keşfiyle başlayan ilk küreselleşme çağında, yeni coğrafyalara açılan Batı’nın, Doğu’ ya nazaran farklılaşmış olan yol ve yöntemleri daha da oturmuş ve Batı kapitalizminin küresel alanda güçlenmesine olanak sağlamıştır.

Tarih boyunca halklar ve yönetimler, hayat alanlarını belirli sınırlar içinde korumak istemişler, lâkin bugünkü kalıcı ve “sağlam” sınırların oluşumuna kadar bunu başaramamışlardır. Sınırların sürekli esnemesi, el değiştirmesi ve halkların sınırları aşan göçü, şu ya da bu oranda devam etmiştir. Günümüzde sınırların değişimi, dünyayı güç alanlarına bölüştürmüş olan ve büyük bir askeri güce sahip olan devletlerin onay ve denetiminde gerçekleşebilmektedir.

Geçmişte Roma/Bizans ve Çin/Hint hiyerarşileri, birbirlerini kol- layan ve güç alanlarını kendileri kontrol eden büyük köleci devletlerdi. Batıda Roma’dan sonra; İtalya’da şehir devletleri, Germen ve Sakson bölgelerinde çeşitli yargılama yetkilerine sahip prenslikler, Hollanda, Lüksemburg ve Danimarka’nın ticari cumhuriyetleri gibi çoğulcu ve farklı bir açılım gerçekleşti.

Bizim için ilginç olan şudur ki; İtalyanlar, Germenler, Saksonlar, İspanyollar, Hollandalılar, Franklar ve bunlardan farklı görünen ada halkları Keltler, İskoçlar, Anglar ve İrlandalılar, Kutsal Roma’nın denetiminde ve uzun bir tarihsel dönemde ortak entelektüel bir dil olarak Latincenin birleştirici egemenliğinde, ortak bir kültür mirasını paylaşmış olsalar da, bu ortak sözcük hazinesi içinde, değişik ulusal, kültürel ve inançsal gelenekler ayrışarak açığa çıkmıştır. Elbette bunu tetikleyen en önemli güç ve etken, toprak soylusu aristokrasi ile ittifak eden monarşilerin, kentsoylu ticaret burjuvazisi ve ittifakları tarafından alaşağı edilmesi ve ulusal pazarların yaratılmasıdır.  

Halkların dilsel, kültürel, inançsal farklılaşmaları ve giderek özgünleşmeleri, halkların; tarihsel evrimleri boyunca, hayatın değişik sorularına, farklı cevaplar vermelerinden kaynaklanır.

Çin’in hiyerarşik devletleşmesi, toprak soylularını yok ederek ve onların fethedilen topraklarda hak sahibi olmalarını engelleyerek gelişmiştir. Köylü mülkiyetini koruyan merkezi devlet, toprakların parçalı kalmasını garantiye almış, lâkin köylüleri askeri olarak kendi hizmetine alma ve vergilendirme noktasında, merkezi egemenliğini korumuştur. Batı’da ise Roma hiyerarşisi, Çin gibi merkezi güçlü bir devlete değil, küçük şehir devletlerine, büyük topraklara sahip senyör ve lordlara dayanıyor ve bu ağı, kanuni bir uyumla yöneterek ayakta kalıyordu. Toprak soyluları uzak yerlerde askere giden köylülerin topraklarına da el koyuyor ve yoksullaşan halkı köleleştiriyordu. Roma hiyerarşisi, köleciliği kanuni bir statüye oturttu ve köle sahiplerinin servet kazanmasına ses çıkarmadı. Çin de ise servet biriktirenler, merkezi devlet hiyerarşisinde söz sahibi olan bürokratlar/memurlardı. Bu durum, toprak soylularını değil, devlet erkanını güçlendiriyordu. Roma’da, servetini köle emeğine dayandıran yerel toprak soyluları güçlenirken, Çin’de köylülerin emeğine dayanan merkezi bürokrasi güçleniyordu. Roma köleci hiyerarşisinde, imparatorluğun yönetme gücü ile yerel özel mülkiyetler birleştirilmiş, Çin hiyerarşisinde ise, merkezi devletin yönetme gücü bürokratik oligarşi ile pekiştirilmiştir. Roma hukuku, devletin kamusal gücü ile toprak mülkiyetinin özel gücü arasında denge sağlayıcı ve yerele esnek davranan yenilikler getirmiş, köylü ve kölelere muhatap olarak toprak soylularını aracı olarak kabul etmiştir. Çin hukukunda ise köylüler ile emeklerine el koyan devlet hiyerarşisi arasında doğrudan ve kesin bir ilişki kurulmuş ve merkezi hiyerarşi güçlendirilmiştir. Dolayısıyla yerel özerkliklere dayanan Roma imparatorluğunun iç dinamiklerinin parçalanma ve uluslara bölüştürülme sürecine açık olması, bu- günkü Avrupa devletlerinin oluşabilmesine tarihsel bir zemin hazırlamış ve toprak soylularının feodal bir döneme açılmalarını sağlamıştır. Nihayetinde Roma’nın iktidarı parsellenmiş, kamusal otorite yerel düzeylerde özelleşmiş, kamusal işlev ve görevler yerel soylulara devredilmiştir. Böylece toprak soylularının özel mülkiyetlerinden gelen güçleri, kamusal yönetim gücüyle daha da pekişmiştir. Kentlerin ticaret, sanat ve bilim merkezi olarak gelişmesinden sonradır ki kent soylularının, kırsaldaki parsellenmiş siyasal otoriteleri, ulusal pazarın bütünlüğünde birleştirmeleri, Batı’da uzun bir dönem süren iktidar mücadelelerini zorunlu kılmıştır.

Aydın Mutlu Dinçoğul

 

indir

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir