HANGİ ÖZERKLİK?

Giriş:

A’dan Z’ye bütün bilimleri özgürleştirmek ve bilimi, doğal insani yardımlaşma ve paylaşımın gücüne dönüştürmek zorundayız. Üniversitelerin özgürleşmesi, düşünce üretiminin ve düşünce açıklama hakkının şiddet içermediği müddetçe tamamen özgür kılınması, bilimin çoğunluğa ulaşarak faydalı olmasını sağlayacaktır. Dinl dünyayı ve dinsel ritüelleri denetleyen ruhban hiyerarşisi gibi, bilimi üniversitelere kapatan bilim tapınakçılarının kurduğu YÖK hiyerarşisi de, bilimin özerkliği adına reddedilmelidir.

Tarih bilimine merkeziyetçi devletin hegemeonyacı ve statükocu mantığından bakmak ve tarihi, ezenlerin gücüne, şanına hayran olunacak hikayelerle bezemek, iktidarcı resmi tarih biliminin lanetli işidir. Hâlbuki yaşanan hayata can ve renk veren tarih, toplumsal yaşamın ortaklaşmacı, dayanışmacı ve eşitler arası sorumluluk bilincinin zemini olan anlaşma ve uzlaşma konfederasyonlarının çoğulcu, çok yönlü akışından bahseder. Tarihi, özerk yaşamın dinamik bir gücü olarak çözümlemek, gerçek anlamda etik ve ahlaki bir tarih bilimcisi olmanın ilk şartıdır.

Zorba devletler tarihi, hayatın bütün renklerini kendinde toplamak ama kendine benzeterek onları soldurmak, hayatın bütün sözlerini kendine bağlayıp iktidarı yücelten bir tekrara dönüştürmek, insani yaratıcılığı, sanatı, kültürü ortaklaştırmak yerine, kendinde merkezileştirmek ister. Zorba devlet olmak adaletsiz bir şekilde hükmetmek bu demektir. Bu devletler, bu anlamda insani doğallığı yok eden, insanların birbirlerini sevmelerini, yardımlaşarak uzlaşmalarını engelleyen, insani iyilikleri yakıp kavuran kötülük fırtınalarıdır.

Tarih bize farklı toplulukların, yardımlaşma ve dayanışma içinde uzlaştığı, eşitler arası sorumluluk bilinciyle iyiliklerde yarıştığı yerinden yönetim erkinin,(özerkliğin) yüz binlerce yıl çok daha yaygın yaşandığını kanıtlamaktadır. Köleci ve feodal devletler, 5000 yıllık geçmişlerinde hükmettikleri toplulukları tamamen kendilerine benzetme ve tekleştirme zalimliğini sürdürseler de, binlerce ortaklaşmacı isyan eşliğinde kendini koruyan özerk yapıları bertaraf etmekte başarısız kalmışlar ve çoğu zaman onlarla uzlaşmışlardır. İnsanlık, yabancılaşma ve metalaşma kıskacından kaçarak dağlarda, ormanlarda özgür yaşamaktan vaz geçmemiştir. Bunda peygamberi çıkışların payı çoktur.

Ancak son 400 yılda tarih sahnesine çıkan burjuva ulus-devletleri bu tekleştirme ve merkezileştirme gücünü kahredici boyutlara taşımıştır.

HANGİ ÖZERKLİK?  ( 1 )

Milli burjuvazilerin pazar tekeli kurduğu ulus-devletler çağı; tarihin başlangıcından beri, kent ve bölge düzeyinde varlığını sürdürebilen ve farklı toplulukların barış ve uyum içinde bir arada yaşayabildiği özerk yönetimleri yutarak, devletin merkeziyetçiliğini yüceltti ve yerel yönetimleri daha etkisiz kıldı.
Özerk yönetim zihniyeti, kendi kendini yönetme iradesinin doğallığını korurken, aciz, güçsüz ve muhtaç bırakılan kent ve bölgeler ulus-devletlerin hegemonyacı ve kahredici ‘merhametine’ mahkûm edildi.

Üç kıtayı kaplayan köleci ve feodal imparatorlukların kurulduğu Doğu’da ve Batı’da, kendine özgü şekillenen özerk yönetimler, merkeziyetçiliğin kıskacında olsalar bile varlıklarını koruyabildiler. Çünkü bu devasa imparatorlukların kendilerini ayakta tutabilmeleri başka türlü olanaksızdı. Özerk yönetimlerin kültürel gelenekleri, ekonomik dayanışma ve paylaşımı ve koruduğu ahlaki boyut, merkeziyetçi despot devletlerle kısmen uzlaşsa bile, genellikle savaş halindeydi. Küçük ve orta ölçekli doğal ekonomilerin yaygın özerkliği ile, büyük çaplı devasa üretimin zorba hiyerarşik karakterini yücelten merkeziyetçi ekonomiler, her zaman birbirlerine karşı yaşam savaşı verdiler. Bu merkeziyetçilik, 1900’lerde kapitalizmin dünyayı sömürgeleştirdiği tekelleşme çağıyla birlikte had safhaya çıktı.

Hayatın her yönünü kendinde merkezileştirme; kanser gibi yayılan, savaşla ve talanla beslenen bir hastalıktır ve bu hastalıktan tek kurtuluş yolu, kendi ayakları üzerinde durma onurunu taşıyacak özerk yönetimlerin, tarihsel olumlu geleneklerle buluşarak, insanlığın kardeşliğini ve barışını koruma cesaretleridir.

Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri gibi saldırgan, talancı ekonomilerin, farklılıkların bir arada özgürce kendini ifade edebildiği gerçek özerklik ve yerinden yönetim modelleri ile bir ilgisi, alakası yoktur ve uyguladıkları yerinden yönetim modelleri halkları tatmin edici, doyurucu bir özerklik değil, sadece bir aldatmacadır. Onların uyguladıkları federal sistemler, kapitalizmin çarkını döndürmektedir. Kapitalist metropollerde en rahat koşullarda yaşayanlar, sömürgelerde sürdürülen katliamlara sessiz kaldıkları müddetçe, bu aldatmaca sürdürülebilir olmaktadır. Başkaldırılar yükseldiği taktirde, oralarda daha katı yönetimler geri gelecektir.

Ulus-devletçi zihniyeti aşan Avrupa ve Amerika kapitalizmi; geçirdiği iki paylaşım savaşından sonra, yerel yönetimlere ılımlı ve görece özerklik verse bile, küresel çıkarlarını korumak için dünyanın geri kalanında sürdürdüğü kanlı sömürü savaşlarını merkeziyetçi, dar ve derin, zenginler kulübünün çatısında perdelemeye devam etmektedir. Üstelik ulus-devletçilik aşılırken, ‘demokratik’ bir ulusçuluk da tam anlamıyla geliştirilmemiş sadece bazı tavizler verilmiştir.
Bugün yeryüzünde gerçek anlamda, kendi kendini yöneten ve karşılıklı saygı çerçevesinde etik ilkelerle ayakta durabilen özerk, yerinden yönetimler mevcut değildir. Özerklik bilinci, burjuva modernist zihniyetten sıyrılıp çıkmadıkça da, gerçek manada özerkliğin gelişmesi olanaksızdır.

Aydın Mutlu Dinçoğul

1458580_1246931871987510_3944366714567036642_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir