GÜLMENİN, GÖNÜLLERDE GÜLLER AÇTIRDIĞI, AĞLATAN KEDERİN BÖLÜŞÜLDÜĞÜ BİR DÜNYA KURALIM…

Aşkın cennet bahçesinde günahlarından arınarak, huzurla uyumayı ve sevip sevilerek, kardeşçe yaşamayı, bir avuç zalim dışında kim istemez? 12 Eylül zindanlarındayken Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı talimatname mektubunu değerlendirdiğimiz günler geliyor aklıma.” Bugüne kadar hep işçiler güldü, şimdi de biz güleceğiz” Zalimlerin gülmekten anladığı budur. Gülmek, onlar için sömürmektir. Azgın bir asalaklıktır, sinsice sırıtmaktır. Yolda sakince yürürken ayağı kayıp düşen insanlara gülen hınzır çocuklar gibidir onlar. İnsanlara hangi koşullarda güldükleri, onların hastalıklı ve sapkın bir ruh hali içinde olduklarını gösterir.

Dünyaya geldiğimde, yaşadığım dünyanın haşin, gaddar ve zalim bir dünya olduğunu gördüm ve buna inandım. Çok yoksul bir ailenin aç günlerinde uyanırdım. Çok sert bakardım dünyaya. Şartlar çok ağırdı, suskun ve ağlamaklıydım ama horlanan yüreğimin sızını belli etmez, dostluk kurmanın ve dostlarımla çevremdeki zulme karşı direnmenin tek bir yolu olduğuna inanırdım. Bu yol, çoğunlukla savunma ve bazen bize saldırılmadan önce saldırma içeren şiddet yoluydu. O zamanlar, kalbi acılarla alev alev yanan bir insanın ateşini söndürmenin tek yolu buydu. Herkesin önünde katılarak gülmeyi ve ağlamayı kendime yasaklamıştım. Sonra bir “dava insanı” olma isteği beni sardı. Derin düşünceli, yaşadığı çetin zorluklarda gülmeyen ve ağlamayan ve kendini “yüksek irade” ile sınırlayan ama aslında donuk bakışlı, kaskatı insanlara benzetildim. Kendi küçük dünyamda, hayallerimle sarmaş dolaş yaşarken, aslında etrafımı çepeçevre saran zulmün beni şekillendirmekte olduğunu ve ona karşı savaşırken ona benzemekte olduğumu anlayamadım. İçimden korkunç bir hırs ve kinle sadece şunu diyordum: “Bu dünyada hep zalimler mi gülecek, biraz da biz gülelim.”

Uzun bir zaman sonra hakikatin yolunda sevgi ve merhametle yürüyen ve inançları benden çok daha güçlü insanların arasına karıştım ve onları anlamaya başladım. Onların yardımıyla, onlarda kendi dağılan parçalarımı bulup birleştirdim. Onlar asırlardır, insanları korudukları ve yücelttikleri sevme ve sevilme bağıyla beni sardılar. Hakiki mânâda sevmeyi ve sevilmeyi öğrendim. Hayata gülmenin ve içten gelen ağlamanın kıymetini paylaşmayı öğrendim. İç bozulma durdu, aslıma, neslime, özüme geri döndüm. Şiddetin dilini konuşmaz oldum. Hayatın hakikatiyle, içimden gelen doğallıkla buluşmak ve içsel bir huzurla özgürleşmek mümkündü artık.

Eğer bir dava, hayata katılırken ağlamanın ve gülmenin doğallığını sınırlıyorsa ya da bizim kendimiz olmamızı, kendimizi tanımamızı engelleyecek derecede bizi bize yabancılaştırıyorsa yani bizi, kendimizden alıkoyuyorsa, o dava; bize ve insanlığa yabancıdır. İnsanlık davası; içimizdeki bütün duyguların özgürleştiği, katıla katıla ağlayıp gülebildiğimiz, en doğal insanlık halini savunmak olmalıdır. İnsanlık, en doğal şekilde içimizde zuhur ettiğinde, biz de insanlığın doğal bir parçası ve ona ait bir zerre olduğumuzu anlayabiliriz. Birbirimizden ne kadar farklı yaratılmış olsak da ve kimi farklılıklarımızdan dolayı hayata kardeşlerimizden yüksekte ya da alçakta başlamış veya öne geçip arkada kalmış olsak da, gururlanıp böbürlenmek veya büyüklenip hor görmeyi seçmek, insanlığımızı çürütür. İçimizdeki doğal yaratılışla buluşmalıyız. Farklılıklarımız, bizleri ayıracak ve şiddeti doğurup bizi bize düşmanlaştıracak, şeytanlaşma ölçülerine asla ulaşmamalıdır. Yoksa hep beraber gülmenin ve ağlamanın, birbirimiz için merhamet ve fedakârlık göstermenin kıymetini anlayamadan, şiddet bataklığında, zalimler gibi debelenip dururuz. Umudun ve kardeşliğin türkülerini, samimiyetin özlemini, insanları hasretle sevmeyi, çocuklar gibi gülmeyi ve dostlarla ağlamayı unuturuz. Bunları unuttuğumuz zaman, insan olmayı da unuturuz.

Benimle karşılaşanların çoğu “Sizin yüzünüz mü gülüyor, yoksa yüz hatlarınızın doğal hali hep böyle midir?”diye şaşırırlar. Sevdiklerine bakarken onlara ruhunu açan ve onların ruhunu okuyabilen bir insan olmak, ağlamaya ve gülmeye her an açık bir kalp taşımak demektir. Evet, bizler çok acı çektik ama sanıyorum ki sonunda hakikatin ışığında, içimizden gelen o doğallıkla buluşmayı başarma yoluna girdik. İnsanların gözlerime baktığımda ruhumu okumasına açık olmayı ve insanların gözlerine samimiyetle bakmayı bana öğreten Hakka şükürler olsun. Hakkın hakikat yolunda yürümeme vesile olan sade insanlara minnettar kalacağım. Şimdi ne mutlu ki çocukluğumda yaşadıklarımı aşacak düzeyde, ağlamaya ve gülmeye her an açık bir kalp taşıyorum.

Aydın Mutlu Dinçoğul

10689663_10152949224988610_880850266494016433_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir