ERKEĞİN AKLA VE BİLGİYE HÂKİMİYETİ VE AKLIN, SÖZDE ERKEKÇİ TEMELİ

Gerçeği anlamak için, doğru ve iyi düşünmeyi başarabilmek, en büyük savaştır. Eleştirel fikirler üretebilmek, bu cephenin ilk ve en önemli mevzisidir. Akıl, dünyayı değiştirebilme gücü olarak, insanı çevresine karşı özgürleştiren, zekâ ve seçme yeteneğidir ama aslında tarihte ilk kirletilen ve perdelenen, düşünce üretme alanı da yine akıldır. Aklın, doğal duyguları bastırma ve üstünleşme gücüne dönüştürülmesi, duygusuz akılcılığa geçiş sürecidir. Aklın, hegemonik ve despotik bir iktidar gücüne kapı açtığı bu süreç, insan doğallığının parçalandığı, gerçeğin yarıldığı ve insanın kendine yabancılaştırıldığı bir süreçtir.

Aklın zalimce putlaştırılması yerine, aklın; duyguları özgürleştirmesi ve farklılıkları hoş görerek dengelemesi, çok daha erdemli ve etik bir insanlık çıkışına yol açar. Akıl, duygu ve sezgiler, birbirleriyle pekâlâ özgür ve doğal bir ilişki içinde olabilirler ve zor hiyerarşisinin kurumsallaşmadığı çağlarda, bu durum doğal bir gerçeklik olarak asırlarca yaşanmıştır. Aklın ve duyguların birbirini tamamlayarak özgürleşmesi, aklın; saldırgan ve ayrıştırıcı motivasyon gücü olmaktan çıkarılması ve yaşamın barışçıl bir gücüne dönüştürülmesi pekâlâ mümkündür ve bu arayış, zulmedici akla inat hâlâ sürmektedir.

Aklın, duygularla çeliştiği ve aklın mutlaka duygusal zaaflardan uzak ve üstün kılınması gerektiği, hangi akla hizmettir dersiniz? Bu akıl, duyguları bir zaaf ve duygusal zaafiyeti de kadının bir eksikliği olarak gösteren, erkek iktidarının kurnaz aklıdır. Aklın, cinsiyetçi ayrımıyla ilerleyen bu süreç, “Aklın Erkekliği” kavramını zihnimizde güçlendirmiştir.

Aklın herhangi bir cinse veya 6000 yıldır olduğu gibi erkek cinsine özgü oluşunu kanıtlamaya çalışmak, insanlığın gelecekte ortak bir çıkar etrafında buluşmasını nasıl sağlayabilir ki?

Elbette hiçbir kavram, tarafsız ve amaçsız değildir. Kavramları tarafsızmış gibi gösteren, onların gerçek amacını gizleyen ve kavramsal simgeleri organize eden, verili baskın iktidarlardır. İktidarlaşmak; kavramlarla, simgelerle ve kurgusal söylemlerle sürekli beslenir. İktidarlaşmak, nesnel gerçeği yeniden ve kendi öznelliğine göre çarpıtarak oluşturma gücüdür.

Aklın öne çıkarılması, duyguların ve sezgilerin, bu akla göre kalıplaştırılması, insanlığın aşkla olan şefkatli bağlılığını ve birliğini yok etmiştir. Bir bütün olan insan ruhunun parçalanması, aklın cinsiyetçi ayrımı ile başlamıştır. İnsanlar birbirlerini severek, eksikliklerini tamamlamak ve birbirlerini saygıyla geliştirmek üzere aklı kullanırlarken, hükmedici/iktidar kurucu aklın temel alınması gerektiği ve bu aklın da mutlak anlamda “erkek” olması gerektiği iddiası öne atılmıştır.Üzerine sürekli basılarak yürünen ve sürekli kuvvetlendirilen bu algıyla, ‘Erkek Devlet’ in yolu açılmış ve zor hiyerarşisi, bu devlet aklıyla ete kemiğe bürünmüştür.

Aslında bu algı, kaçınılmaz olarak, erkekler için doğru ve mantıklı olanın, kadınlar için hiç de öyle olmayabileceği düşüncesini gerektirir. İşte burada bir kurtarıcı olarak, çarpıtılmış ve kasıtlı, kayırmacı ve abartılı, sözde ‘görecelilik’ devreye girer. Doğruluğun, belli kültürlere veya belli zaman dönemlerine ve yaşamsal mekânlara göre farklılaşacağı ve göreli olabileceği kanıtlanabilir. Doğru ve gerçek tek olduğu halde, insan topluluklarının farklı coğrafya ve zamanlarda ona biçtikleri anlam, kısmen ve sürekli değişmiştir, çünkü gerçeğin bir kısmı her topluluğa göre bir parça eksik kalmış ve herkes, kendi durduğu yer ve zamandan, gerçeği tanımlamaya çalışmıştır. Toplumsal tarihin, hep böyle “ilerlediği” savunulmuştur.

Ancak doğru ve makûl olanın hangisi olduğu, hangi cinsiyetten olduğumuza göre değiştirilmiş ve elbette cinsiyetsiz olduğu açık olan aklın, tamamen “erkek”çi bir mantık ve muhakeme gücüyle toplumu denetlemesi, stratejik bir önem kazanmıştır. Düşünme yetisinin, erkeklerde başka kadınlarda başka olduğu, koca bir yalandır. Yıkıcı potansiyele sahip bir aklın, sadece erkeklere özgü olmadığı da aşikârdır. Felsefi kavramlaştırmalar, her zaman cinsiyetler arası savaşımın, o anki konumuna göre şekillendirilmiştir,

Her şey geçmişin toplamıdır. Hiçbir şey tarihiyle ele alınmadan anlaşılamaz. Olguların nedenleri, ancak tarihsel arka planı açığa çıkarıldığı zaman doğru kavranılabilir. Elbette başlangıçta erkeklik ve kadınlığın simgesel içerikleri yoktu. Bu kavram ve simgeler, toplum tarafından, toplumsallaşmanın ihtiyaçlarına göre, kendi doğallığı içinde üretildi. Daha sonra iktidarlaşma güdüsüne, kendini alabildiğine kaptıran ve nefsine yenilen erkek, büyük bir hırsla, bu simge ve kavramları, kendi iktidarı için acımasız bir şiddet temelinde yeni baştan biçimlendirdi. Merhamet katılaştırıldı, kalıplaştırıldı ve ritüellere indirgendi. Daha açıkçası, insanlığı cennetten kovan Kadın simgesi değil, saldırganlığını sinsice meşrulaştırmaya çabalayan Erkek simgeleştirmesidir.

Aydın Mutlu Dinçoğul

1898125_1009164555778439_6122943738660154632_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir