DEVLETÇİ DEMOKRASİLERDE SİYASETİN ÖZÜ

Bir zor aygıtı olarak devlet, tarih sahnesine yokken de, insanlar sorunlarını çözecek ve aralarındaki ilişkileri düzenleyecek, doğal bir yönetim tarzına, ahlâkına ve erkine sahiptiler. Bu yönetim; sade, yalın, gösterişsiz, ayrıcalıksız, doğal bir töre ve gelenekle sürdürülüyordu. Yönetenle yönetilenler arasında bir yabancılaşma yoktu. “Devlet nedir ki? Devlet dediğin benim, sensin..!” derken, Karadeniz Yeşil Yol direnişçisi Havva ananın kızdığı ve reddettiği de, işte bu yabancılaşmanın soğuk kuşatmasıydı. Çünkü onun sezdiği kadarıyla, en büyük yabancılaşma, zora dayalı hiyerarşi ve ardından devletleşme ile başlamıştı. Hiyerarşik devlet; bütün tekil öznellikleri öldürmekte, şekilden şekile girip, her şeyi sahiplenerek, ilkesizce nesneleştirmekte ve ortak iradeleşme ve ortak karar alma süreçlerini, bir yalana dönüştürmekteydi. Bu sefil yalanlarını, sürekli ölümle korkutup sıtmaya razı edecek ikna mekanizmalarıyla sürdürüyor ya da gerektiğinde çıplak şiddet tekeliyle kabul ettiriyordu.

Asırlar boyunca, insanlara kendisinin tercih edilmesinin zorunlu olduğunu, başka bir alternatif ya da çıkış yolu olmadığını kabul ettirmenin birçok farklı yolunu denedi. Son aşamada ulusal veya federal parlamenter sistemlerle ekonomik, politik, kültürel hâkimiyet makyajını tazeledi. Ulusu yaratan ve onu demokrasi ile ayakta tutan yine hiyerarşik devletti. Bu demokrasi, eski bir hatıradan diriltildi. Antik demokraside, agoralarda toplanan özgür yurttaşlar, karar mekanizmaları içinde, devlet siyasetiyle doğrudan öznel bir ilişki kurabiliyorlardı. Fakat Antik Yunan’dan 2000 yıl sonra yeniden düzenlenen ve artık kölelik zincirlerini daha iyi gizleyen gösteri demokrasileri, bir devlet biçimi olarak, sinsi zalimlerin emrine verildi. Her demokrasi, hiyerarşik bir devlete gereksinim duyar, hiyerarşiye bağımlıdır ve zalimler, kendi hiyerarşileri dışında bir demokrasiye asla izin vermezler. Demokrasilerin siyaset felsefesi, siyaset üretme ve yönetme kültürü, devletin bekasına bağımlıdır.

Modern demokrasilerde, bireylerin ya da yurttaşların, devletle öznel bir siyasi ilişki kurmaları, çok daha dolaylı bir hale getirilmiştir. Aslen özgürce akıl yürüterek, kendince doğru olduğuna inandığı düşünce ve eylemlerini savunma hareketi olarak siyaset gitmiş, yani siyasetin özü yok edilmiş ve sadece biçimi bırakılarak, esas siyasetin yerine, temsiliyet mekanizmalarıyla bütün öznelliklerin ve özgün tekilliklerin sınırlandığı çarpık, cılız ve güdümlü bir siyaset gelmiştir. Artık devlet, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne sınırsız olarak sahip olan ve bütün öznellikleri ve farklılıkları özümseyen ve öğüten daha güçlü bir mekanizmadır. İnsanlar siyasetten sürekli yalıtılmaktadır. Siyasetin felsefi ve pratik açıdan ortak bir iradeleşme ile özgürce belirlendiği süreçler, tam bir hayal olarak algılanmaktadır. Siyaset, devletin bürokrasisi içine hapsedilmiştir. Hiyerarşik devletin güdümlediği ve metalaştırdığı siyaset; toplumu kâbuslarla çıldırtmakta, sürekli tehdit ve kaygı içinde, strese ve panik ataklara mahkûm kılmakta ve hastalıklı bir toplumsallaşma yaratmaktadır. Bu stratejik sorunun tek çözümü, siyasetin asla metalaştırılmadan ve insanların, doğrudan kendileri tarafından üretilip, sürdürülmesidir.

Her hâlükârda, her devlet meşruiyetini kazanırken, kendini koruma refleksi ile hareket ettiğinden, toplum hayatının merkezine, kendi siyasetini tekelleştirme iradesini yerleştirir. Bu nedenle tarihte, zora dayalı hiçbir hiyerarşik devletin, doğal bir meşruiyeti yoktur.

Siyasetin, devlet bürokrasisinden ve devlet mutabakatından uzaklaşıp kurtulması ve öznelliklerle beslenen, en yalın ortak mutabakatın, kolektif bir pratiği olarak yeniden hayat bulması, insanlar arasında doğrudan doğal ilişkilerin gelişip, güçlenmesine bağlıdır. Siyasetin, zorba devletten yalıtıldığı, devletin tekeli olmaktan çıktığı ve siyaset yapma hak ve işlevinin tamamen toplum tarafından kazanıldığı zaman, toplumsal hayat, tam bir doğallaşma ve normalleşme sürecinde akacaktır. Siyasetin düşünce üretme işlevinin, zorba devlete bağımlı olmaktan kurtarılması, siyasetin şura/meclis vb. canlı ve yalın kurumlara devredilmesini gerektirir. Böylece siyaset özüne kavuşacak ve bütünüyle doğal, katışıksız, saf ve yalın bu mekanizmalar, kendisi gibi saf, çıplak, örtüsüz ve şeffaf bir toplumsallaşmayı inşa edecektir. İnsanlar, düşünce üretme mekanizmalarını tamamen kendi iradeleriyle buluşturduklarında, oluşturdukları bu yönetimin meşruiyeti, sorunsuz ve doğal görülecektir. Çünkü bir yönetimin, meşruiyetinin kof ve yalan olup olmadığı, siyasetin kimler tarafından yapılıp, yapılmadığıyla sorgulanır.

Siyasetin hakiki hedefi, kamusal ortak iyilik bilincinin toplumda yerleşerek, güçlenmesini sağlamaktır. Bunun için bütün aracı temsiliyet kurumlarının yabancılaştıran engelleri aşılmalıdır. Ancak bu eşiğin aşılmasıyladır ki ‘demokratik egemenlik’ ya da ‘ulusal egemenlik’ veya ‘ekonomik bağımsızlık’ gibi, yaldızlı yalan mekanizmaları işlevsiz kalacaktır. Çünkü bütün bunları kuran da, sahip olan da hiyerarşik devlete sahip olan zalimlerdir. Kanıyla canıyla ve emeğiyle, ortak iradeleri sayılarak devlete güç vermeleri için ikna edilen insanlarsa, bir süre sonra işlevleri sona erince, dışlanmış veya sınırlanmışlardır.

Aydın Mutlu Dinçoğul

1395953_894885793868770_1961069080077070910_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir