BARBAR GERMENLER VE MOĞOLLARA KARŞIN, HİNT VE ÇİN HİYERARŞİLERİ

 

İktidar sevici tarihçiler, tarihsel süreci müthiş abartılarla öyle farklı aktarırlar ki, halk arasında bu abartılara, “Yok artık, manda yuva yapmış söğüt dalına” gibi deyimler kullanılır. Bu tarihçiler, mandaların kuş cinsinden olduğunu ve dolayısıyla ağaç dallarında yaşadığını kanıtlayabilmek için çılgın, abartılı ve zorlama teoriler geliştirmişlerdir. Onlar için önemli olan hakikati korumak değil, hakikati çarpıtıp, kendi hedeflerine ulaşmak ve işlerine gelen malzemeyi üretip, bilgi kirliliği ve yanılsamalar yaratmaktır. 

Bunun için en fazla kullanılagelen yöntem, genelleştirme ve evrenselleştirmelerdir. Dünya tarihine kapsayıcı ve kuşbakışı bir yükseklikten baktığımızda, kavimlerin çoğunluğunun belli bir aşamadan sonra yurt bellediği toprakları terk edip, başka kavimlerin topraklarını kalıcı bir şekilde işgal ettiğine yönelik bir genelleştirme yapamayacağımızı fark ederiz. Her kavim, tarihin her döneminde sürekli olarak başka kavimlerin topraklarını işgal edip talan etmemiştir. Her kavim kendi içinden Sargon, İskender, Temuçin, Hitler, Mussolini, Stalin gibi bir kasabı, kıyıcı bir katili çıkararak, dünyayı ele geçirme ve kana bulama derdine düşmemiştir. Toplumsal koşullar, tarihin bellikışma noktalarında egemen güçlere saldırgan olma olanağını yaratsa bile, bütün kavimlerin egemenleri aynı şekilde genelleştirilerek “aman bu fırsatı kaçırmayalım” mantığı ile hareket etmemiştir. Ağırlıkla, iç barışı ve bölgesel istikrarı ve diğer kavimlerle dostluk ilişkilerini koruyan bir mantığı sürdüregelmişlerdir. Toplumsal istikrarı koruyan ve savunmaya dayalı olan barışçıl bir kurumsallaşmanın hiyerarşisi; daha esnek, daha özgürlükçü, daha insani ve daha estetik bir çekicilik içerir. Toplumu saldırganlığa kışkırtan savaşçı bir kurumsallaştırmanın hiyerarşisi ise özgürlükleri güvenlik bahanesiyle kısıtlayan, daha dar, daha kaba ve gayri insani bir iticilik içerir.

Azgınlık ve bozgunculuğu ruhuna hakim kılmış kan dökücü kavimlerin, dünyayı tamamen teslim aldıkları dönemler, görece kısa zaman dilimleridir. Dünya ilelebet süren bir karanlığa mahkûm olmamıştır. İnsanların özünün kötü olduğundan hareket eden kuramların, kanlı hiyerarşinin gizlenmesini ve meşrulaştırılmasını sağlayan sapmalar olduğu aşikârdır.  

Araplar, İslam’ı cihatçı selefi bir kalıba dönüştürdükten sonra, tarihin belli bir döneminde üç kıtaya yayılmışlar, İslam’ı Arap milliyetçiliği açısından kullanmışlardır. Kıtaları fethe çıkabilmek için, Hakk’tan başka bir otorite tanımamayı ve ruhban bir sınıf oluşturup, hayatı yönlendirme noktasında onlara  asla ödün vermemeyi öğütleyen İslam’ı, ruhban sınıfının denetiminde, katı hiyerarşik ve otoriter bir hiyerarşiye mahkûm ederek, İslam’ın özünü boşaltmak zorunda kalmışlardır. Zaten dini, özgürlükleri sınırlayan iktidar kurucu ideolojik bir silaha dönüştürmeden, toplumsal bir alt üst yaratmak olanaksızdır.

Türk kavimleri de bir bütün olarak soykırımcı, işgalci ve talancı değildir. Türk kavimleri, tarihin her döneminde değişik coğrafyalarda hiyerarşik-devletler kurma noktasında öncü olsalar da, bütün tarihleri boyunca her zaman her yerde kan dökmemişlerdir.  

Tarihte birçok kavim iklim değişikliği, kıtlık ve türlü zulümler nedeniyle doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalmıştır. Tıpkı bir insanın doğması, gençlik ve yaşlılık dönemlerini yaşamasından sonra ölmesi, lâkin daha sonra farklı bir coğrafyada yeniden farklı bir biçimde doğması gibi, birçok kavimde göç ederek hem kendini yenilemiş, hem de kavimler arası iletişimde olumlu veya olumsuz işlevler almıştır. Tarihin farklı dönemlerinde bazı kavimler; önderlik ihtirasıyla yanan şeflerinin tartışılmaz iradesiyle kendilerini özdeşleştirmişler, diğer kavimlere üstün gelip, kendilerini ispat etmek ve tarihte kalıcı bir iz bırakmak için muazzam bir hırsa bulaşmışlar ve ardından tarih sahnesinden kısmen çekilmişlerdir. (Örneğin ata kültünü sürdüren ve tarihi doğrusal bir çizgide izleyen bazı tarihçiler, Mete Hanı Türklerin ve Ragnar’ı Vikinglerin atası olarak kabul etmektedirler.)

Avrupanın barbarları olarak görülen Germen kökenli kavimlerin, Roma Köleci hiyerarşisinden ve Asya’nın barbarları olarak bilinen Mo ğolların, Çin ve Hint hiyerarşisinden farklılıklarını belirlemek, zora dayalı hiyerarşinin kalıcı ve geçici kıtasal imparatorluk devletlerinde nasıl ve neden farklılaşmalar yarattığını açıklamak önem arz etmektedir.

Kavimler, tarih boyunca süren büyük göçleriyle, hiyerarşik yapılanmalarını, birçok yeni işlev ve şekillenme geliştirerek birbirlerine aktarmışlar ve giderek benimsenen ve yeniden iç içe geçen bu hiyerarşik kurumlaşmaların ivme kazanmasında, kavimlerin göçleri önemli bir halka oluşturmuştur. Denilebilir ki zora dayalı hiyerarşinin yenilenerek kıtaları sarmasında, kavimlerin göçü etkili olmuştur. Balamir’in önderliğindeki Hunların, Orta Asya’dan Avrupa’ya ilk göçüyle, Akhalar ve daha sonra da Gotlar, Vandallar, Ostrogotlar, Vizigotlar, Anglar, Saxsonlar, Galyalılar, Franklar, Slavlar ve Dorlar, domino etkisi gibi birbirlerini iterek, kuzeyden güneye  Akdeniz’e kadar inerek ya da doğudan batıya okyanus kıyılarına kadar uzanarak, oralardaki yerli halklarla karışmışlar ve insanlık için yeni bir açılıma kapı açmışlardır. Akhaların ve Dorların, Yunan yarımadasına kadar inmek zorunda kalmaları, Mikenlerin İyonya’ya gelip, yerli halkla kaynaşmaları, kadim hiyerarşilerin taze kanla buluşup, yeni kültürlere kapı açmasını sağlamış ve insanlık, ilk çağı kapatıp, feodalizmle özdeşleşen orta çağa giriş yapmıştır.

Nihayetinde köleci Batı Roma merkezi hiyerarşisi dağılmış, onun yerine 13 ayrı ‘barbar’ kavmin işgal ettiği topraklarda, toprak köleliğini resmen kurumlaştıran feodal egemenlikler kurulmuştur. Köleci hiyerarşiyi gevşeten ve kısmen çözen kavimler göçü, feodal hiyerarşileri yaratmış ve yeni bir Avrupa uluslaşmasına kapı açmıştır. Sözde uygar Batı Roma, ‘barbar’ diye nitelediği kavimleri içine alıp özümseyecek bir strateji geliştirememiş, aksine batı sınırlarını göçlere kapatarak öfkeyi tetiklemiş ve ancak Hristiyanlığa sığınarak güney İtalya’da ayakta kalmıştır. Hristiyan ruhban hiyerarşisi ise, feodal hanedanların köylü katliamlarını, ‘pagan barbarlar’ın günahlarının temizlenmesi olarak kabul etmiş ve desteklemiştir.

Kavimler göçünde stratejik bir halka olan ve kimi Türk tarihçilerine göre, Turan ülküsünü hayata geçirerek, tarihte ulaşılabilecek en geniş toprakları (*1) yöneten tek imparator olan Temuçin/Cingiş (Türkçede Cengiz-deniz anlamındadır), hiyerarşinin yayılışında muazzam bir rol oynamış ve kendinden sonra kurulan birçok hiyerarşik-devlet yapılarında şu ya da bu oranda iz bırakmıştır.

Bozkırın birbirini yiyip bitiren acımasız dramına ve vahşetine karşı kabilelerin ve kavimlerin federasyonunu kurarak, ilkel çatışmalara kendince son veren ve 4. asırdan beri gelen savaşların onurunu ve yasasını kendince en ilkeli şekilde yeniden yasalaştıran Temuçindir.

Temuçin, “Devlet silahla kurulur fakat kalemle ve yasayla idare olunur” diyen Türklerin, devlet kuran savaşçı gücünü bayrağı altına almış, Uygur Türklerinden yazıyı öğrenmiş ve ilk olarak Moğol aristokratlarının ve diğer aristokratların orduyu yöneten tek güç olmalarına karşı çıkarak, bozkırdaki her kavimden  soylu olup olmasına bakmadan ve sadece yeteneklerini ölçerek, komutan ve savaşçılar toplamıştır.

Bozkırın parçalı ve yoksul kabileleri, Çin hanedanlarının yönettiği teknik güce ve merkezileşmiş hiyerarşinin tarihsel zenginliğine ulaşamamış olsalar da Temuçin yasaları etrafında, Çin’in hiyerarşik gücünü yıkmaya, birleşerek karar vermişlerdi. İpek ve baharat ticaretinin ve barutun sahibi, okyanusun zengin gücü ile, birleşen bozkır kumunun gücü karşılaştı. Temuçin, Çin’in başkentini yağmaladıktan sonra Çin’in zenginliğini, sağlıktaki ve teknikteki başarılarını  kabilelere bölüştürdü ve bütün kabilelere, kendilerine yetecek kadar toprak dağıttı.

Çelik disiplinli bir ordu, tartışılmaz emirlerden oluşan, bükülmez demir yasalarla idare edilen bir toplum, en katı hiyerarşinin kahredici bir örneğiydi. Temuçin yasaları; (*2) kuşkusuz Türk, Hind, Çin ve Uygur hiyerarşik işleyişlerinin seçilmiş bir senteziydi. Moğolları, özgürce yaşayan göçebe hayatından yerleşik kültüre geçiren ve Karakum kentini kuracak kadar hakimâne bir “medeniyete” ulaştıran Temuçin, tüm despotların hayali olan asla parçalanmayacak güçte çelik bir hiyerarşi kur-mayı başarmış ama zamanın değişim gücü, bir asır sonra imparatorluğunu paramparça etmiştir. Bugün Mogollar Türkiye’den iki kat büyük olan ülkelerinde 3 milyon nüfuslarıyla, yine ağırlıklı olarak göçebe kültürü içinde yaşamaktadırlar. Avrupa’nın çehresini değiştiren Germen kavimleri ise, bilim ve teknolojide öne geçerek, merkezi hiyerarşilerini daha da güçlendirmişler ve küresel bir güce dönüşmüşlerdir. Bugün Çin ve Hint hiyerarşileri dünyanın en ileri ekonomileri içinde, yüksek teknoloji kullanan ve en kalabalık nüfusları denetleyen hiyerarşik bir güce sahip olmaları itibariyle, iç hiyerarşi tarihleri ve dünya tarihinde kesintisiz rol almaları gibi açılardan, Moğollarla değil ama Germenlerle benzerlik oluşturmaktadırlar.  

Bugün, küresel kapitalist egemenler, Temuçin’in bıraktığı acı ve lânetli mirası değerlendirmekten yine de geri kalmamakta ve ihtimal, Temuçin’in hayatından, Moğollardan çok daha farklı sonuçlar ve dersler çıkarmaktadırlar.

________________________________

(*1) O zamanki dünya nüfusunun %10 unu yok eden Temuçin ve oğulları, İskender’in kurduğu impa-ratoırluktan dört kat, Roma imparatorluğundan iki kat daha geniş topraklara hükmetmiştir. İmpara- torluğu, Rusya ve Çin’in büyük bir bölümünü, Polonya, Macaristan ve Viyana önlerine kadar Avru- pa’yı, Pers ülkesini, Orta Doğu ve Anadolu’yu kapsamaktaydı.

(*2) Yasa, her zaman zorba hiyerarşinin çelik iradesini, bükülmez ve bölünmez gücünü temsil eder. Gerçek ismi ve anlamı yasaktır ve yasalar, iktidarı korumak için, yasak edilen konuları içerir. (Yasak eski Türkçede «Kanun» Töre demektir.)

maxresdefault

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir